Movie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Movie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2016 Cumartesi

Sleepless in Seattle



D&R dan yaptığım son alışveriş çılgınlığım da kitapların yanında çocukluğumdan beynime kazınmış Ghost, Runaway Bride, City of Angels, Sweet November, E.T. ve Sleepless in Seattle filmlerini aldım. Siparişimin bir kısmı dün sabah geldi ama daha raflara yerleştiremeden alelacele çıkmam gerekti evden.

Gün öyle bir devam etti ki akşam dokuz gibi anneannemin yanından eve geldiğimde sinirden çığlık mı atsam, üzüntüden ağlasam mı bilmiyordum. Anneannem birşey yaptığından değil, o hastaneden yeni çıktı iyileşmeye çalışıyor, ama teyzem için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Neyse burada hiç o konulara girip yeniden sinirlerimi altüst etmeyeceğim. Kısacası en basit haliyle dün eve geldiğimde moralim çok çok bozuktu diyelim.

Açıkta duran DVD'lere baktım ağlamadan izleyebileceğim tek filmin Sleepless in Seattle olduğunu düşündüm. (Runaway Bride gelmiş olsaydı onu izleyebilirdim ama hala kargoda.) Neden bilmiyorum ama insanın çocukluğunda izlediği mutlu zamanları hatırlatan filmler yaraları sarmakta birebir. iyileşmese de teselli oluyor insan. Bu arada eskiden kalma filmlere uygun kaset görünümlü dvd kapağı da hoşuma gitmedi değil. 

Filmin konusundan bahsetmeyeceğim. Sleepless in Seattle'ı izlemeyen kalmamıştır diye düşünüyorum çünkü. İzlemediyseniz de izleyin bence. Çocuklukta izlenmese de insanı gülümsetecek bir film çünkü. 

Bu filmde Tom Hanks'de Meg Ryan'da çok çok gençti. Ve sanırım Meg Ryan'ı uzun saçlı gördüğüm tek film bu. O doğal güzelliğine ne yapmış bu kadın. Bir de Meg Ryan kollarıyla bacaklarıyla yaptığı geniş sarsak hareketlere rağmen nasıl bu kadar zarif oluyor açıklasın biri bana. Tom Hanks her zaman ki gibi müthişti. Tom Hanks'in oynadığı karakterin oğlu "Jonah Baldwin"i canlandıran Ross Malinger da filmde çok iyiydi. öyle olunca acaba yetişkin hali de öyle midir dedim ama 17 yaşından sonra pek bir yapımda yer almamış. 

Son bir not olarak, filmin Türkçe başlığı çok kötü değil mi? Koliyi ilk açıp içinden bu filmi çıkardığımda bir an yanlış filmi gönderdiler sandım. Çok çok kötü başlık seçimi.


24 Haziran 2016 Cuma

"Me Before You" Experience the Book and the Movie.

Bu yazı film ve kitap hakkında değilde filmin ve kitabın  bana neler yaşattığı/hissettirdiği ile ilgili olacak. Film ve kitap hakkında spoiler dolu  bir yazı daha yazacağım sonra ama şimdi değil.

Ben ilk önce fragmanı gördüm. Bir acele d&r'a baktım çünkü çoktan gösterime girmiş dvd'sinin çıkmış olduğunu düşündüm. Yeni çıkan filmleri takip etmediğimden makul bir  varsayımdı bence. Ama yanlışmış, film daha gösterime girmemiş bile. 

Aklımda bir yer etti bir daha atamadım. Tarihleri tekrar tekrar kontrol eder, fragmanları tekrar tekrar izler oldum. Takıldığım diziye (bknz. Gilmore Girls), filme (bknz. Phantom of the Opera, Pride & Prejudice), kitaba  (bknz. Fountainhead, Hobbit) saplantı halinde bağlanmak ilk kez yaptığım birşey değil ama bir fragmana bu kadar takmama bende şaşırdım.

Bu kadarı yine de hoşgörülebilirdi. Ama sonra filmin kitaptan uyarlama olduğunu öğrendim. Kitabı aldım ve birşeyler değişti. Kitabı aldım ve hayati gereksinimler dışında (uyku, yemek, iş) ara vermeden okudum. 24 saat dolmadan kitabı ön kapakta arka kapağa okumuştum.

Kitabı okudum okumasına ama bir yandan da bittim. O kadar çok ağladım ki gözlerim davul gibi oldu. Yüzüm şişti. Son 50 sayfayı okurken o kadar kötüydüm ki 3 defa gidip midemde ne var ne yoksa çıkardım. Kitapta okuduklarım öylesine gerçekti ki benim için üzüntüden fiziksel olarak hasta olmuştum. Belki de fragmanı izlememin de etkisi büyük bunda, çünkü kitabı okurken gözümde canlanan karakterler daha netti bu sayede. 

Bu kadarla kalsaydı yine mazur görülebilirdi durumum belki. Ancak sonraki iki gece de kitapla ilgili rüyaların esiriydim. En kötü yanıysa rüyaların aynı kitap gibi tatlı tatlı başlayıp kabusla bitmesiydi. Ve böylece döngü tamamlandı. Bir kitap beni fiziksel ve zihinsel olarak darmadağın etti. 

Bu sefer filmi izlemekten korkmaya başladım. Kitaptan bu kadar etkilenince bitirici darbenin filmden gelmesini beklemek doğal bir sonuçtu.

Ama o darbe gelmedi. Filmi sadece birkaç saat önce izledim. Filmin ikinci yarısında iyi ağladım, tamam, ama o kadar. Belki hikayeyi bilmesem çok daha az ağlardım. Filmden sonra yaptığımız sohbetlerde de kitabı okuyan ben ile okumayan arkadaşlarımın filmi algılayışının tamamen farklı yorumladığını olduğunu gördüm. 

Film kötü değildi ama gerçekten güzel olabilmesi için izleyicinin Lou'nun içsesini de duyması gerekiyordu zaman zaman. Filmin bir narrator'u olmalıydı be bu narrator Lou olmalıydı.     Bence yani.

14 Haziran 2016 Salı

American Ultra

Taa Twilight günlerinden sevdim Kristen Stewart'ı. Çenesiyle yaptığı, artık fazlasıyla tanıdık, erkeksi mimikleri ile sevdim. Speak'i, The Cake Eaters'ı, Adventureland'i Kristen sayesinde izledim ve hiçbiride de güvenimi boşa çıkarmadı. Jesse Eisinberg ile de Adventureland'de tanıştım.

American Ultra, Jesse ile Kristen'i buluşturan ikinci film. (Üçüncüsü de Woody Allen'ın Cafe Society'si olacak.) Kristen ve Jesse arasındaki uyum bu filmde de kendini hissettiriyor. Kristen'in kendine özgü bir dalga boyunda olduğunu düşünüyorum ben çoğu zaman, onun dalga boyunda takılabilen nadir kişilerden bence Jesse. Belki bunu kendisi de biliyor çünkü film teklifi önce Jesse'ye gitmiş, fikri sorulunca o da co-star olarak Kristen'i önermiş American Ultra için.

Konusuna gelecek olursak, filmimiz ot bağımlısı Mike Howell ile kız arkadaşı Phoebe Larson'ın tatil için Hawaii'ye gitmeye çalışması ile başlıyor. Ama Mike uçağa binemiyor, yaşadığı kasabadan ne zaman uzaklaşamaya çalışsa onu esir alan panik atak yüzünden. Phoebe ile Mike kasabalarına döndükten sonra normal hayatlarında devem edeceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Çünkü Mike aslında CIA tarafından bir süper ajan olması için çeşitli deneylere tabii tutulmuş bir denek ve Phoebe de onun handler'ıymış. Ancak deney başarısız olunca Mike hafızası silinip, üzerine bir de kasabadan uzaklaşma fobisi eklenip bu kasabaya bırakılmış. 

Oldukça tehlikeli olma potansiyeli olan Mike'ın kasabadan ayrılmaya çalışması CIA dekileri fena kızdırmış olacak ki onu yok etmeye karar vermişler. Film de  CIA'den Mike'ı öldürmeye takmış Adrian Yates'in (Topher Grace) ne kadar ileri gittiğini Mike'ında kendisini ve Phoebe'yi nasıl savunduğunu izliyoruz.

Bana göre filmin ilginç tarafı konusu değil. Kendi yeteneklerini bilmeyen biraz şapşal süper ajanlar fikri ile ilk kez karşılaşmıyoruz. bknz Chuck. Ama filmin dilinde, aksiyon sahnelerinde komik olan birşeyler var. İzlememiş birine anlatması biraz zor. Bir çok aksiyon sahnesi olmasına rağmen, ve bunlar iyi aksiyon sahneleri olmasına rağmen bu bir aksiyon filmi değil. Mike'ın yeni hayatında bir stoner olmasından ileri gelen bir hava hakim filme. Mike elinden geldiğince ciddi yapıyor her yaptığını ama ortaya çıkan sonuç gülümsetici bir sonuç. Ne kadar anlatmaya çalışsam boş anlatamıyorum.

Ama bence izlenir bir film. Topher Grace'den nefret etmek için. Jesse ve Kristen'a bu neyin kafası demek için izlenir. Hayat değiştirmez hatta ertesi güne düşündürmez kendini ama bir buçuk iki saat güzel geçer bu filmle.

Son bir not olarak Tom Hale, çok çok çok komik. Ekranda olması yeter birşey yapmasa duruşu güldürüyor.

13 Haziran 2016 Pazartesi

Room

Room'un konusunu anlatmadan önce benim filmle tanışma sürecimden bahsetmek istiyorum.

Room karşıma D&R'ın internet sitesinde boş boş gezinirken çıktı. Sırf kapak resmini beğendiğim için açtım sayfasını. Sonra konusunu okudum. Konusunu okuduktan sonrası bir huzursuz his ki anlatmam mümkün değil. Araba kazasından gözünü ayıramayan insanlar gibi bu sefer imdb'yi açıp ne kadar trailer varsa izledim.

Ama konuyu okuyup , trailer'ı izledikten sonra anladım ki bu filmi izlemem benim psikolojimi altüst etme potansiyeline sahip. Bıraktım bende sipariş listeme eklemedim. Ama fark ettim ki ne zaman D&R'ı açsam aklımın bir köşesinde bu film.

En sonunda Çarşamba günü son finallerimden sonra perşembe günü kendime tatil hediyesi vermek üzere D&R'ı açtım ne zaman karar verdim anlamadan bu filmde sipariş listemde yerini almıştı. Tamamen farklı biçimlerde de olsa daha izlemeden aklımı böylesine meşgul eden iki film oldu böylece Me Before You ve Room. Filmler için aşırı heyecanlanan bir tip olmadığımdan bu durum benim için gerçekten çok garip. Cuma günü siparişim geldi bende hemen Cuma günü gecikmeden izledim filmi. Artık bundan sonrası filmin konusu ve benim izlenimlerim.

Room, 17 yaşındayken kaçırılan ve hapsedilen Joy'un (Brie Larson)(Daha sonra Jack için Ma oluyor), saldırganından çocuk sahibi olmasının ardından oğlu Jack (Jacob Tremblay) ile hapsedildiği 3 metre kare odadaki yaşamlarından bir kesit ile başlıyor. Filmin ilk yarısında Jack'in 5. doğum gününü, Oda'da geçen nispeten daha iyi günleri, çok çok kötü günleri, Ma'nın Jack'i odadan kurtarmaya karar verdiği anı ve kaçma planlarını görüyoruz. En çok içimi burkan ise kaçmaya karar veren Ma'nın dünyayı sadece televizyondan tanıyan Jack'e televizyonda gördüklerinin gerçekten var olduğunu anlatmaya çalışması. Yaprakların gerçekten var olduğunu bilmeyen bir çocuk, yazarken dahi mideme kramplar giriyor. Jack inandıktan sonraki kaçma hazırlıklarına ise hiç girmeyeceğim. Ben hatırlamak istemiyorum, gerçekmiş gibi üzüyor beni.


Filmin ikinci kısmı ise Jack'in kaçışı ve Ma'nın polisler tarafından kurtarılışı ile devam ediyor. Bana göreyse asıl zorluk gerçek dünyaya adaptasyon süreci ile başlıyor. İlk başta zorlanan Jack gibi görünse de asıl parçalanan Joy oluyor. Sanırım hayatının son 7 yılını kaçmaya ve çocuğunu kötü adamdan korumaya odaklanarak geçirdikten sonra gerçek hayata alışamamak doğal. Sonunda Joy'u da toparlanma yolunda görüyoruz ama süreç zor oluyor. Açıkçası daha mutlu bir ikinci yarı beklemiştim. Gördüğüm resimler ve fragmanlar bana öyle bir umut vermişti. Ma ve Jack arasındaki dinamik dışarıda da  aynen devam eder, dünyayı Jack ilk kez, Joy yeniden keşfederken beraber mutlu olurlar demiştim. Ama bu film yapılırken pembe gözlükler bir kenara konmuş ve gerçekçilik üzerinde durulmuş sanıyorum.

Emma Donoghue'nun yazdığı kitaptan uyarlanan filmde, kitabın senaryoya uyarlanması işini de Emma Donoghue yapmış. Bu benim oldukça takdir ettiğim bir durum çünkü filmin kitaba sadık olmasının tek yolu bu gibime geliyor.

Sonuç olarak film mutlaka izlenmesi gereken (ruhunuz kaldırırsa) ama bir yandan da oldukça kalp kıran bir film. Belki sadece film olsa, gerçekte yaşanmıyor olsa bunlar üzülürüz filmi izleyince geçer gider. Ama asıl üzücü olan bunların gerçeklen oluyor olması, dahası hepsi Jack ve Joy gibi kurtulamıyor da.

Jack'in biyolojik olarak o canavarın da çocuğu olduğuna hiç değinmiyorum. Düşünmüyorum. Her ne kadar dedesi bile onu canavarın çocuğu olarak görmekten kendini almasa da, bana göre Jack sadece Joy'un çocuğu. 

11 Haziran 2016 Cumartesi

Larry Crowne

İşin doğrusu filmi alırken konusunu dahi okumadım ben. Tom Hanks ve Julia Roberts'ın isimlerini gördüm ve aldım. Dün işten gelip migren ile başetmeye çalışırken  filmlere söyle bir baktım. elim aklım bu filme kaydı. ne beklediğimi bile bilmeden izlemeye başladım filmi. ve ne olduğunu anlamadan filmin içindeydim.

Genel olarak filmin konusundan bahsetmek gerekirse Tom Hanks 20 yılını Navy'de aşçı olarak geçirdikten sonra son yıllarda süper markette çalışan, iş küçük de olsa hayatından memnun Larry Crowne'u canlandırıyor. Olaylar Larry'nin üniversite mezunu olmadığı bahanesiyle işten çıkarılması ile başlıyor. Aradığı işi bir türlü bulamayan evinin mortgage'ını ödemekte zorlanan Larry çareyi üniversitede iki derse kaydolmakta buluyor. Ve bilin bakalım üniversite de aldığı iki dersten birinin hocası kim? Gülünce içimi ısıtan Julia Roberts'ın canlandırdığı Mercedes Tainot tabi ki! Larry'nin hayatı üniversiye girişiyle hayatı değişiyor ama bunun asıl mimarı Mrs. Tainot'tan ziyade Gugu Mbatha-Raw tarafından canlandırılan Talia oluyor. Talia Larry'yi kanatları altına alıp ona yeni bir motosiklet klübü, saç kesimi, kıyafetler ve dekorasyon veriyor. 



Tom Hanks iletişim konusunda biraz tutuk kalabilen, iyi, biraz awkward Larry Crowne rolü ile gülümsetiyor. Zaten Tom Hanks'in oynadığı ve sevmediğim bir rol hatırlayamıyorum.

Julia Roberts film boyunca bize sadece romantik rollerin değil komik rollerinde oyuncusu olduğunu hatırlatıyor. İşin romantik kısmına geldiğimizde ise tekrar tekrar Julia Roberts bana öyle bakıp gülümsese köprüden atla dese atlayabilirim diye düşündüm. bu Notting Hill'de de böyleydi 12 yıl sonra gelen Larry Crowne da da böyle.

Tanıdık yardımcı oyuncuları da Larry Crowne da görmek mümkün, Wilmer Valderrama, Bryan Cranston ve Taraji P. Henson fimde bana tanıdık gelen yardımcı oyuncular.


Sonuç olarak Larry Crowne güzeldi. Beni mutlu etti. Tam da çok ihtiyacım olduğunu düşündüğüm şu günlerde benim de bir Talia'm olsa dedirtti. Bir de keşke Larry kadar cesur olabilsem. Yani film de Larry küllerinden öyle bir doğdu ki sanırım bu dönem benim en çok isteyip başaramadığım şeyi o başardı. Bravo Larry!

Geri Dönüş with Movies

Bloga herhangi bir şey yazmayalı o kadar uzun zaman geçti ki içimden birden yazmak gelince kendim bile şaşırdım. Dahası yazmak istediğim konunun son zamanlardan izlediğim filmler olması daha da şaşırtıcı geldi. 


Daha önce izlediğim filmlerle ilgili yazı yazdım ama işin doğrusu ben daha çok dizi insanıyımdır. Özellikle kendi başımayken film izlediğim oldukça nadirdir. Boş vaktim olduğunda kitapları, dizileri hatta oyunları filmlere tercih ederim. Oturum film izlemem çoğunlukla arkadaşlar veya aile bir araya toplanınca olur. 

Ama finallerim bitti ve ben son finalimin akşamı ve sonraki iki akşam işten gelince oturup film izledim. herhalde me before you'nun Türkiye'ye gelmesini büyük heyecanla beklediğimden olacak film izlemek bu ara aklımın bir köşesindeydi hep.


Bu sabahta dedim ki kendi kendime, madem sürpriz bir şekilde film izlemeye başladın bari bir film günlüğü tut. Yakın zamanda izlediğim filmleri toplamaya başladım bir araya ama birden içime kötü bir his doldu. Eğer  film günlüğü tutmaya başlarsam birden film izlemeyi bırakırmışım gibi geldi. Ki ben kendimi biliyorum, büyük bir ihtimal bu. Sonra ya günlük tutmasam da bloğa yazsam dedim. Kötü hissin gelmesini bekledim, ama baktım kötü bir his yok. Yakın zamanda izlediğim filmlerden bazıları yan gördükleriniz, önce onlar hakkında yazmayı planlıyorum sonrası kısmet artık.

Ama olur da film izlemeye devam edersem izlemeyi planladığım diğer filmler sağdaki resimde olanlar. Aslında "aşkın formülü yok" ve "portakallar"ı daha önce yarım yalamalak da olsa izledim, sevdim. Baştan sona yeniden izlemek istediğimden aldım ama bir türlü vakti yaratamadım ama bundan sonrası için umutluyum. bakalım.

25 Aralık 2012 Salı

You've Got Mail

Titanic ve Notting Hill'den sonra geçmişten bir film daha. DVD koleksiyonuma kattığım son film You've Got Mail oldu. Annemle sinemada izlemiştik. Geç kalmıştık ya da bana öyle gelmişti, ışıklar kapanmadan hemen önce reklamlar başlarken salona girmiştik.

O zaman hem Meg Ryan'a hem Shop Around the Corner'a -Meg Ryan'ın canlandırdığı Kathleen Kelly karakterinin sahip olduğu çocuk kitapları satan kitapçı Shop Around the Corner - hem de anlatılan romantik hikayeye hayran kalmıştım. Filmden çıktıktan sonra hayallerim arasına sızdı hatta bir kitapçı sahibi olmak. Sadece çocuk kitapları değil ama. O zaman kitaplara şimdiki kadar bağlı değilken bile çok güzel bir hayaldi. Her günümü kitaplarla çevrili geçirmek. Hemde kütüphane kadar çok kuralı olmayan, benim olan bir yerde. Şimdi ise nefes kesici bir hayal.


Filmi bu izleyişimde de bayılmama rağmen değişik şeylerde çarptı gözüme. Filmi ilk izlediğimde "Mesajınız Var" adıyla Türkçe izlemiştim. Doğal olarak filmde Meg Ryan'ın sesinin zaman zaman ne kadar rahatsız edici olduğunu ilk defa fark ettim. Meg Ryan'ın oyunculuğunu bu filmde çoğunlukla beğensem de zaman zaman ne fiziğine ne de canlandırdığı karaktere uyan erkeksi garip yürüyüşü çarptı gözüme. 

Bir de Meg Ryan'ın saçları bazen muhteşem bazen de kalıp gibiydi. Hatta kabarık şekilde sabitlenmiş saçların arasında suratının küçücük göründüğü kısımlar vardı. Bir de en hayran olduğum zamanlarda bile Meg Ryan'ın kaşlarından rahatsız oldum. Elimde değil dikkat dağıtıcı şekilde biçimsiz duruyor kaşları.


Kaba kocaman laptoplar, eski işletim sistemleri, masaüstü bilgisayarların kocaman ekranları beni gülümsetti. Şimdi hayatım da öyle bir yer kaplıyor ki laptop ve internet, onların olmadığı zamanlar sanki başka bir hayatmış gibi. Oysa sadece 7 yıl öncesi benim için.

Aklımın takıldığı diğer bir ayrıntı da; Kathleen Kelly gibi kendi kitapçısını bir kitapçılar zinciri yüzünden kaybetmek üzere olan bir karakterin kahvesi için Starbucks'ı seçmesi. Oldukça tutarsız bir hareket bende. Hatta kitapçısını kaybettikten sonra bile bu durum devam etti. Starbucks da aynı o kitapçı zinciri gibi bir zincir değil mi halbuki?

Çocukluğumda izlediğim seferden diğer bir fark ise hayran kaldığım kişinin Tom Hanks oluşu. Oyunculuğuna bayıldım. Meg Ryan ile yaşadığım küçük takıntıların hiç birini onunla yaşamadım.

Son olarak da film de kalbimi kıran sahne, kitapçı kapanırken kitapsız kalmış boş rafların yalnız küskün görüntüsüydü.



22 Kasım 2012 Perşembe

Notting Hill


Çocukluğumda bir süre en sevdiğim film sorulduğunda Notting Hill dedim. Sonra ne oldu nasıl oldu bilmiyorum; belki başka bir filmden çok etkilendim belki de sadece zaman geçti bende Notting Hill’i unuttum gitti. Titanic ile başlayan eskiden izleyip sevdiğim filmleri almak, arşivime eklemek kararı ne kadar doğru bir kararmış Notting Hill ile yeniden anladım.

Film elime bugün geçti bende izleyecek vakti ne yaptım ettim buldum. Filmin büyük ksımını zaten adım gibi biliyormuşum ama nasıl olduysa Anna Scott (Julia Roberts) ve William Thacker (Hugh Grant) arasında geçen her kötü olayı az ya da çok atmışım zihnimden. Bazılarını azıcık hatırlıyorum bir tanesini ise hiç mi hiç hatırlamıyorum.

Julia Roberts’ı zaten severim. Notting Hill, Mona Lisa Smile, Runaway Bride gibi bir çok nedeni var sevgimin. Sonra gülümsediğinde tüm dünya daha güzel bir yer oluyormuş gibi hissetmem var. Julia Roberts güzeldi, oyunculuğu güzeldi. 90’ların sonunda yapılmış bu film de dikkatimi çeken diğer birşey kıyafetlerdi. 90ların modasına gülümsedim ara sıra filmde.

Hugh Grant’e gelince, ben oyunculuğunu beğendim. Yalnız saçları nasıl böyle duruyor diye düşündüm bir süre. Hep canlı kabarık yeni yıkanıp kurutulup şekil verilmiş gibi. Bir de hakkında kötü eleştirilerle dolu bir sürü yazı okumuş olmama çoğunda da bu eleştirilere hak vermeme rağmen ondan hiç soğumama nedenimin Notting Hill olduğunu fark ettim. Çocukluğumda bu filmde görüp öyle sevmişim ki, onun ana karakterlerinden birini canlandıran oyuncuyu sevmemezlik edememişim sanki.


Yan karakterlere gelince muhteşemdiler. Filmi zenginleştiren, renk katan, gülümseten karakterlerdi. Filmi düşündüğümde sadece Anna ve William’ı değil aynı zamanda da Spike’ı düşünüyorum. Spike karakterini görünce de gülümsememek mümkün değil. Rhys Ifans, Spike olarak mükemmeldi. Şöyle bir gelip geçen karakterlerden birini şimdilerde The Newsroom’da izlediğim Emily Mortimer’dı. Daha gençken nasıl alımlı nasıl güzelmiş. Şimdi de hoş ama gençken bir başkaymış.


William: The thing is, with you I’m in real danger. It seems like a perfect situation, apart from that foul temper of yours, but my relatively inexperienced heart would, I fear, not recover. If I was once again cast aside, as I would absolutely expect to be.

William: There are just too many pictures of you, too many films. You’d go and I’d be, uh, well, buggered basically.

Anna: That really is a no, isn’t it?

William: I live in Notting Hill, you live in Beverly Hills. Everyone in the world knows who you are. My mother has trouble remembering my name.

Anna: Fine. Fine. Good decision. Good decision. The fame thing isn’t really real, you know?

Anna: And don’t forget I’m just a girl, standing in front of a boy asking him to love her.



Notting Hill


Çocukluğumda bir süre en sevdiğim film sorulduğunda Notting Hill dedim. Sonra ne oldu nasıl oldu bilmiyorum; belki başka bir filmden çok etkilendim belki de sadece zaman geçti bende Notting Hill’i unuttum gitti. Titanic ile başlayan eskiden izleyip sevdiğim filmleri almak, arşivime eklemek kararı ne kadar doğru bir kararmış Notting Hill ile yeniden anladım.

Film elime bugün geçti bende izleyecek vakti ne yaptım ettim buldum. Filmin büyük ksımını zaten adım gibi biliyormuşum ama nasıl olduysa Anna Scott (Julia Roberts) ve William Thacker (Hugh Grant) arasında geçen her kötü olayı az ya da çok atmışım zihnimden. Bazılarını azıcık hatırlıyorum bir tanesini ise hiç mi hiç hatırlamıyorum.

Julia Roberts’ı zaten severim. Notting Hill, Mona Lisa Smile, Runaway Bride gibi bir çok nedeni var sevgimin. Sonra gülümsediğinde tüm dünya daha güzel bir yer oluyormuş gibi hissetmem var. Julia Roberts güzeldi, oyunculuğu güzeldi. 90’ların sonunda yapılmış bu film de dikkatimi çeken diğer birşey kıyafetlerdi. 90ların modasına gülümsedim ara sıra filmde.

Hugh Grant’e gelince, ben oyunculuğunu beğendim. Yalnız saçları nasıl böyle duruyor diye düşündüm bir süre. Hep canlı kabarık yeni yıkanıp kurutulup şekil verilmiş gibi. Bir de hakkında kötü eleştirilerle dolu bir sürü yazı okumuş olmama çoğunda da bu eleştirilere hak vermeme rağmen ondan hiç soğumama nedenimin Notting Hill olduğunu fark ettim. Çocukluğumda bu filmde görüp öyle sevmişim ki, onun ana karakterlerinden birini canlandıran oyuncuyu sevmemezlik edememişim sanki.


Yan karakterlere gelince muhteşemdiler. Filmi zenginleştiren, renk katan, gülümseten karakterlerdi. Filmi düşündüğümde sadece Anna ve William’ı değil aynı zamanda da Spike’ı düşünüyorum. Spike karakterini görünce de gülümsememek mümkün değil. Rhys Ifans, Spike olarak mükemmeldi. Şöyle bir gelip geçen karakterlerden birini şimdilerde The Newsroom’da izlediğim Emily Mortimer’dı. Daha gençken nasıl alımlı nasıl güzelmiş. Şimdi de hoş ama gençken bir başkaymış.


William: The thing is, with you I’m in real danger. It seems like a perfect situation, apart from that foul temper of yours, but my relatively inexperienced heart would, I fear, not recover. If I was once again cast aside, as I would absolutely expect to be.

William: There are just too many pictures of you, too many films. You’d go and I’d be, uh, well, buggered basically.

Anna: That really is a no, isn’t it?

William: I live in Notting Hill, you live in Beverly Hills. Everyone in the world knows who you are. My mother has trouble remembering my name.

Anna: Fine. Fine. Good decision. Good decision. The fame thing isn’t really real, you know?

Anna: And don’t forget I’m just a girl, standing in front of a boy asking him to love her.



21 Kasım 2012 Çarşamba

No Strings Attached



Film 2011 yılının başlarında vizyona girmiş ama ben varlığından haberdar olsam da filmi izlemeyi planlamamıştım hiç. Çünkü Natalie Portman’ı ne kadar seversem seveyim, Ashton Kutcher’a onun için bile katlanamam diye düşünmüştüm. Aston Kutcher’a tahammül edebildiğim, hatta onu beğendiğim tek zaman That 70s’ Show du. Sonrasında görünüşünden mi, oyunculuğundan mı yoksa magazinsel kişiliğinden mi bilmem acayip soğudum.

Ama son zamanlarda ki deli gibi romantik komedi film arayışım içerinde No Strings Attached öne çıktı. Üzerinde düşündükçe Natalie Portman’ı asla bir romantik komedide düşünemediğimi fark ettim  ve onu bir de böyle bir film de izleme isteğim galip geldi.


Kısacık özetlemek gerekirse; Adam Franklin (Ashton Kutcher) ile Emma Kurtzman(Natalie Portman) çocukluklarında bir yaz kampında tanışılar. Bundan sonraki 15 yıl içinde ise sayılı defa tesadüfen karşılaşırlar. Son bir araya gelişlerinde aralarında “no strings attached” kurallarıyla fiziksel bir ilişki başlar. İlişkiyi sadece fiziksel seviyede tutmak Emma’nın isteğidir, Adam sadece ona uymak için bunu kabul eder. İlişki ilerledikçe ikisi de birbirlerine bir şeyler hissetmeye başlar ama Adam hislerini kabul edip onları gösterirken Emma romantik bir şeyler hissettiğini kabul etmekte zorlanır.

Film için romantik komedi desem de aslında öyle komik bir yanı yoktu. Yani yüzümde bir gülümseme ile izledim doğru. Ama hiç öyle kahkahalarla gülmedim. Aslında izlediğim filmlerin çoğunda kendini kaptırıp ağlayan bir insan olarak, bu film de ağlamadım da. Emma’nın kendini bastırıp duvarlar örüşünden mi bilmiyorum, duyguyu hissettim büyüklüğünü kabul ettim ama ağlayasım gelmedi.

Natalie Portman’a film boyunca tekrar tekrar aşık oldum. Yüz hatlarını her zaman sert, güzel, çekici bulurdum ama saç rengi şekli yada canlandırdığı karakterden mi bilmem yüzü güzelliğini ve çekiciliğini korusa da sanki hatları daha yumuşak geldi bana. Aston Kutcher’ı ise her zamankinden daha iyi buldum. Hatta magazinde göze sokulan kimliği unutulduğunda – ki o saç şekli ve görüntüyle unutulabildi - hiç de fena değildi.

Film izledikten sonra hangi türde film olursa olsun - sadece romantik komedi de olsa - film bittikten sonra onun hakkında bir süre düşünürüm hep. Bazı filmler insana düşünecek hiçbir şey vermese de aklımı onlardan hemen uzaklaştıramam. Bilerek isteyerek de değil çoğu zaman gözüm dalar ve aklım kendiliğinden filme döner. Bu film de düşündüğüm şey Emma’nın çevresine ördüğü duvarlar oldu.


Filmde Emma’nın kendini hissetmekten soyutlayışı dramatik ve açıktı. Bence gerçek hayatta kendini soyutlamak duvarlar örmek gibi terimleri kullanmayı sevmem. Sanki bunlar bizim hayatımız için değil de filmler kitaplar içinmiş gibi gelir. Romantik bir fantezi gibi. Ama düşünürken aklım Emma’dan kendime kaydı ve benim de duvarlarım var kendi ördüğüm diye düşündüm. Onlar içinde yaşamaktan mutsuz da değilim ama varlar. Durumum Emma’nınki gibi dramatikmiş gibi de hissetmiyorum ama demek ki gerçek hayatta da insan bazı hislerden korunmak için duvarlar örüyormuş fark etmeden.

Ya da belki bu duvarlar yok da benim depresyonum konuşuyor şu anda. Olabilir mümkün.

10 Kasım 2012 Cumartesi

My Girl


Bu filmi az önce bana imdb hatırlattı. İyi ki de hatırlatmış.
Çocukluğumdan iyi hatırladığım filmlerden.
Yeniden izlesem ne güzel olur :))

Bir filmi hatırlamaktan bu kadar mutlu olmam biraz acayip biliyorum, evet. :D

1 Kasım 2012 Perşembe

Titanic


Geçenlerde dikkatimi çekti kitaplarıma sürekli yenilerini eklememe rağmen bir süredir hiç DVD almamışım. Bende bir önceki kitap siparişimi verirken DVD’lere de baktım. Araya bir tane de film sıkıştırmak istedim. Ama bir süredir filmlerden çok uzak kalmışım sanırım yeni filmlerden hiçbiri DVDsini alacak kadar ilgimi çekemedi.

Sonra D&R’ın ana sayfasında (aldığım zaman ana sayfadaydı) Titanic’in 15. Yıl özel DVD’si çarptı gözüme. Silinmiş sahneler, alternatif son. Hemen siparişime bu DVD’yi de ekledim. 3-4 gün sonra kitaplarımla birlikte geldi Titanic. Günlerdir tüm filmi seyretmesem de DVDye bir göz atsam diyordum ancak bugün fırsatım oldu.

Bütün filmi seyretmedim ama aradan bir kaç sahneye göz attım. Alternatif sonu izledim. Jack ve Rose’u nasıl özlemişim. Çocukluğumun ne kadar önemli bir parçasıymış onlar. Film yapılalı 15 yıl Türkiye de vizyona girmesinin üzerinden 14,5 yıl geçmiş. Demek ki ben 10-10,5 yaşındaymışım. Titanic benim ailemle değil yaşıtlarımla gittiğim ilk film. 15 yıl ne çabuk geçmiş. O zamanki bazı kız arkadaşların "My Heart Will Go On"u söylemeye çalışırken katletmesi dün gibi oysa. Arşive eklemek için daha güzel bir film olamaz.

Bu arada geçen yıllar içince Leonardo DiCaprio nasıl yaşlanmış. Fizik olarak hala fit olabilir ama yüzü kartlaşmış resmen (daha yumuşak bir tabir bulmaya çalıştım ama olmadı). Diğer yandan Kate Winslet onu daha olgun gösteren sarı saçları dışında hala Titanic’deki gibi. O büyüsü hiç değişmemiş yaş aldıkça.

Uzun zamandır görmediğim eski bir arkadaşla karşılaşmış gibi oldum. Mutlu oldum :)