31 Ekim 2012 Çarşamba

Ameliyat Sonrası

Sanırım bu noktada artık hiçbir şeyin normale dönmeyeceğini kabul etmem gerekiyor. 
Normalim değişmeli. 
Kanser çok sinsi. 
Kalbimi çok kırıyor.

Hastane


Daha önce halamın hastanede olduğundan bahsetmiştim herhalde. Bugün tam 3 hafta oldu hastaneye yatalı, bir de bugün 2. Ameliyatını oluyor.

İlk ameliyat geçen hafta Salı günüydü. Zaten bir süredir hastane de olduğundan bende çoğunlukla gündüzleri yanına refakatçi olarak gittiğimden çok yorgundum. Önceki gün de halam “iyiyim gelme, evde dinlen” demişti o yüzden hastahaneye gitmemeyi ciddi ciddi düşünüyordum. Daha ben bir karara varamadan telefon geldi, halam acil ameliyata alınıyormuş. Yanında gece kalan refakatçisini de eve yollamış tek başınaymış ve onu ameliyata götürüyorlarmış. Mantıklı bir yanı olmasa da kendimi öyle suçlu hissettim ki o gün sanki ben hastaneye gitmeye üşendim diye halam ameliyat oluyormuş gibi.

Salı gününden sonra Arife günü ve bayram olduğundan annemin çalışması gerekmiyordu. Birde ameliyat sonrası bakım daha zor olduğundan refakatçi nöbetini benden devraldı. Bir yandan içim öyle rahatladı ki çünkü halama iyi bakamam diye korkuyordum ama bir yandan da felaket suçlu hissediyordum. O günler geçti dün ameliyattan sonra ilk kez yine ben refakatçiydim. Öğlen 12 - akşam 9. Bu sabah tam hazırlanıyordum hastaneye gitmek için yine telefon yine sürpriz bir ameliyat.

Tünelin sonunda henüz ışık görünmüyor yani. Daha ne kadar hastanede olacağız ailecek bilemiyorum. Sevdiğiniz biri hastane yatağında acı çekerken yanında durup da ona yardımcı olamamak kadar korkunç bir şey yok sanırım. Sırf kendi yakınınız da değil yandaki yatakta acıyla çığlık atanlarda var. Hastanede geçen her saat insanın bütün umutlarını alıp yerine karamsarlık bırakıyor sanki.

Hayatımız normale dönsün istiyorum artık. Düzenimiz eski haline dönsün. Çünkü ben her an kırılıp dökülebilecekmişim gibi hissediyorum. Bir yandan da bencilliğime sinir oluyorum. Halam orada acı çekerken hayatımız normale dönsün demek bencillik çünkü. Önemli olan onun iyileşmesi.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Beauty and the Beast


Dizi izlemeyi sevdiğimden bahsetmiştim daha önce. Yine izleyecek yeni bir dizi arayışı içinde imdb.com’da gezinirken bu sezon başlayan yeni dizilerle ilgili bir listeye rastladım. Listeyi incelerken Kristin Kreuk’un resmine gözüm takıldı, böylece de Beauty and the Beast ile tanışmış oldum.

 Sadece Kristin Kreuk’un baş rolde olması bile – ne de olsa uzun bir Smallville geçmişimiz var – ilk bölümü izlemem için yeterliydi ama poster de ilgimi çekmedi değil. Kendi yorumlarıma geçmeden önce dizinin konusu;


Catherine/Cat Chandler (Kristin Kreuk) yıllar önce annesinin ölümüne tanık olmuş; annesinin katilleri onu öldürmeye çalışırken, katillerin ‘Beast’ tarafından öldürülmesi sonucu kurtulmuştur. 9 yıl sonra Catherine Chandler artık New York da görev yapan bir dedektiftir. Üzerinde çalıştığı cinayet mahallinde kayıtlara göre ölmüş olması gereken eski asker Vincent Keller’a (Jay Ryan) ait parmak izi bulunması ile işler karmaşıklaşır. Vincent Keller’ın izi süren Cat ve partneri Tess Vargas (Nina Lisandrello) ilk önce hiçbir sonuca ulaşamaz. Ancak Cat şansını bir daha dener ve Vincent Keller’ı bulur, ancak Vincent yaşadığını ortaya çıkarmaması için Cat’i ikna eder. Aynı cinayet mahallinde bulunan kıl da bulunan DNA, annesinin cinayet mahallinde bulunan DNA ile eşleşince Cat Vincent’dan bazı cevaplar talep eder. Yıllar önce Vincent Keller aslında bir paramedik olarak çalışırken erkek kardeşini 11 Eylül saldırısında kaybedip, orduya yazılmış, ordu da süper askerler oluşturmak için kurulmuş Muirfield operasyonuna katılmıştır. Onlara enjekte edilen ilaçlar duyularını güçlendirmiş ve onları gerçekten ‘süper asker’lere dönüştürmüştür ancak zamanla ilaçların bir de yan etkisi ortaya çıkmıştır. Adrenalin salgıladıkların bu süper askerler bir canavara dönüşmektedirler. Ordu hatasını anlar ve Muirfield operasyonu ile ilgili herkesi yok eder. Ama Vincent (yani Beast) bir şekilde kaçmayı başarmıştır. 9 yıl önceki o gece Cat’i kurtaran da Vincent’dır. 
Bütün bunlar olurken Cat’in Vincent hakkında yaptığı araştırma ve ortaya çıkan DNA örnekleri, Muirfield operasyonun dan hiç bir iz kalmamasını isteyenlerin Vincent’ın hayatta olduğunu anlamalarına neden olur. Cat ve Vincent bundan sonra birbirlerini korumak zorundadırlar...



Büyük ümitlerle izlesemeye başlamış olsamda bu diziyi sevemedim. 
  • Öncelikle Kristin Kreuk mükemmel bir Beauty olsa da dedektif olarak inandırıcı olamıyor. Onu dedektif olarak görünce acaba Amerika’da polisler için bir boy sınırı yok mu diye düşündüm.
  • Jay Ryan ise Beast olabilmek için fazla yakışıklı. Beast’e dönüştüğü zamanlardaki makyajı ise inandırıcılıktan çok uzak.
  • Cat’in partneri Tess Vargas karakterini canlandıran Nina Lisandrello ise çok itici. Acımasız olmaya çalışmıyorum ama Tess karakteri Beast ünvanını Vincent’dan daha çok hak ediyor diye düşündüm ara sıra.
  • Ayrıca görüntüler, dövüş sahneleri bir şekilde hep acemice geldi bana. Ne oyunculuklar ne görüntüler inandırıcıydı. Kristin Kreuk’u “Street Fighter: The Legend of Chun-Li” de izleyip inandırıcı bulmuş olsam da, burada hiç inandırıcı bulamadım.
  • One Tree Hill izlediniz mi bilmiyorum ama ilk sezonlarda bölüm sonlarında Lucas genellikle bir kitaptan alıntı yapar bazen de onları yorumlardı. Bu kısım bana etkileyici gelirdi. Bu dizi de de Cat bölüm sonunda küçük bir konuşma yapıyor ama değil etkileyici gelmek bu kısımlar bana çok bayağı geliyor. (aklımdan geçen bayağı değil “corny” idi ama Türkçesini bir türlü bulamadım. Sözlükte yazanlardan da en yakını “bayağı” gibi geldi.)
  • Son olarak da oyuncular arasında bir uyum eksikliği var gibi geldi bana. Cat ve Tessa arasında bir uyum olmalıydı sanki sonuçta partnerler ama yoktu.

 Diziyi sevemedim dedim ama nefret de etmediğimi söylemeliyim. Daha sadece 3 bölümü yayınlandı belki ilerde karakterlere ısındıkça daha çok sevebilirim bu diziyi. Ama şimdilik bir bölümün ortalarına doğru sıkılıp başka şeylerle ilgilenip sonra geri dönüp bitiriyorum.


Not: Bütün dizi boyunca bana Kristin’in konuşmasında bir gariplik varmış gibi geldi. Aynı gariplik House’a bir bölüm, Bones’a ise bir kaç bölüm  konuk oyuncu olmuş Katheryn Winnick’de de dikkatimi çekmişti. Bazı kelimeleri telaffuzları farklı gibi sanki. Smallville’de böyle değildi halbuki Kristin. Kristin’e ne oldu???

26 Ekim 2012 Cuma

Banana Bread


Tarifi defalarca vereceğim diye söz verip sonra unuttuktan sonra, sonunda blog da paylaşıyorum. Bu sayede isteyen herkese tarifi vermiş sayılırım herhalde :D

1 kap şeker
113 gram (1/2 kalıp) katı yağ
2 büyük yumurta
3 muz
3 yemek kaşığı süt
1 (ya da 2) çay kaşığı tarçın
2 kap un
1 çay kaşığı karbonat
1 kabartma tozu (orjinal tarifte bir çay kaşığı)
1 çay kaşığı tuz


Adım adım Banana Bread;

1)      Fırını 175 C dereceye ayarla ısınsın.
2)      Küçük bir kapta muzları ez, süt ve tarçını ekle. Mama kıvamında birşey olsun.
3)      Diğer bir kapta un, kabartma tozu, karbonat ve tuzu karıştır.
4)      Katı yağı erit. Ama öyle direk ateşe koyarak değil de, kaynayan suyun üstüne başka bir kap ile koyarak erit.
5)      Şeker ile yağı karıştır. Sonra birinci yumurtayı üzerine ekle, çırp. İkinci yumurtayı ekle, yine çırp.
6)      Muzlu karşımı çırptığın karışıma ekleyip çırpmaya devam et.
7)      Son olarak da unlu karışımını çırptığın karışıma ekle, iyice karıştır.
8)      Fırın kabını yağla. Ben erittiğim yağdan azıcık ayırıp onunla yağlıyorum.
9)      Karışımı fırın kabına koy. Fırına at. 55 – 65 dakika arası pişir.
10)   Kalıptan çıkarmadan önce 15 dakika bekle. Soğumadan kesme çünkü dağılabilir.





Ben Banana Bread ile Avustralya da tanıştım. O zaman o kadar alışmışım ki Türkiye'ye dönünce çok arar oldum. Bende internette tariflere bakıp denemeye başladım. Bu tarif benim en sevdiğim oldu. Dikdörtgen kap ta yapılan bu kek öyle diğer kekler gibi ince ince kesilmiyor. 1,5 neredeyse 2 cm kalınlığında kesiliyor. Orada bazen üzerine bir parça tereyağ sürüp tost makinesinde ısıtıyorlar. Ama ben tereyağ falan sevmediğimden o kısmı es geçiyorum. Bir de bana göre kahve ile süper oluyor. :)

Not: Tarifte kap kap diyorum bahsettiğim kap resimde şekeri içeren kap. Kabım olmadığında su bardağı  (küçük su bardaklarından değil ama) kullandım sorun olmadı.

Not: Bu tarifte muzların iyice olup yumuşamış olması gerekiyor. Eğer elinizdeki muzlar daha o kıvamda değilse biraz daha şeker ekleyebilirsiniz tarife. (Çeyrek kap kadar)

Not: Bence bir kaşık kadar kakao eklense de güzel olabilir. Tabi kakao eklenince çeyrek kap kadar şeker de eklenebilir. Ama ben daha denemedim. Siz denerseniz sonucu bildirin merak ediyorum.

23 Ekim 2012 Salı

Kitaplığım


Evet açıkça söylüyorum Becca Fitzpatrick’in “Hush, Hush”; P.C. Cast ve Kristin Cast’ın “House of Night”; Stephenie Meyer’in “Twilight” ve Suzanne Collins’in “Hunger Games” serilerini okudum.



Başkaları yapabiliyor mudur bilemiyorum ama sadece klasikler, nobel ödülü kazanmış kitaplar ya da kısacası daha çok saygı gören kitapları okuyamıyorum ben. Bazen ruh halim öyle oluyor ki daha kolay okunabilir bir kitaba ihtiyacım oluyor.

Yukarıda saydığım kitaplar da benim için daha kolay okunan kitaplar kategorisinde. Onları okurken daha az konsantrasyona ihtiyaç duyuyorum. Bittiklerinde beni hiç yormamış oluyorlar. Ama beni hikayenin içerisine alıp ona inandırmaktan da geri kalmıyorlar. Bu kitaplar hayatımı değiştiriyor bana çok şey katıyor diyemem ama beni okuduğum zaman içerisinde mutlu ediyorlar ve bu da hiç de kötü birşey değil.



Bir de Jean-Christophe Grange, Dan Brown ve Craig Russell gibi yazarların kitapları var. Bu kitaplar macera filmleri izlemek gibi. Dan Brown’ın bahsettiği sanat eserlerini google’layıp onlar hakkında bilgi edinmem dışında bu kitaplarda uzun vade de bana bir şey katmıyor. Ancak okurken “suçlu kim?” puzzle’ını çözmeye çalışmak aklımı daha çok meşgul ediyor diğer kitaplara göre. Grange kitaplarının neden olduğu kabuslar dışında, sonuçta bu kitapları da seviyorum.


Kitaplarımdan söz ederken fantastik kitaplardan da bahsetmemek mümkün değil. J.R.R. Tolkien, J.K. Rowling, Ursula K. Le Guin, Philip Pullman ve Neil Gaiman kitapları. Bu yazarların hayal güçleri benimkiyle anlatamayacağım kadar uyumlu. Yazdıkları yaşadığımız dünyanın gerçeklerinden ne kadar uzaklaşsa, benim için o kadar inanılabilir o kadar gerçek oluyor sanki. Kitaplardan ders çıkarmak derler ya benim en çok ders çıkardığım kitapların fantastik kitaplar oluşu benim hakkımda ne söylüyor bilemiyorum.

Ayn Rand, Ernest Hemingway, Jerome David Salinger, Jane Austen, Charles Dickens, George Orwell, Mark Twain, Herman Melville, Charlotte Bronte, John Steinbeck, Dostoyevski, Victor Hugo ve bunlar gibi başka yazarların kitapları var bir de. Bazılarını bir çırpıda okuduğum, bazen aylarca elimde tutup yavaş yavaş okuduğum kitaplar. Hepsinin yeri ayrı. Okuduğum her yeni kitapta dünya klasiklerinin ve modern klasiklerin neden okunması gerektiğini anlattılar bana.

Kitaplığıma bakınca her değişik kitap çeşidine hayatımda ihtiyacım varmış hiç birinden vazgeçemem diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tamamlana bilmek için, mutlu olabilmek için kitaplığımdaki her kitaba ve daha birçoklarına ihtiyacım var sanki.

Not: Hiç kimse bana Twilight ya da Hunger Games serisini fantastik kitap olarak kabul ettiremez. Hunger Games’i bir çeşit hafifletilmiş distopya ya da romantik-distopya; Twilight serisini ise sadece romantik bir kitap serisi olarak kabul ediyorum.

21 Ekim 2012 Pazar

Gulliver'in Gezileri



Jonathan Swift’in ‘Gulliver's Travelers’ kitabının İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi içinde yayınlanan Gulliver'in Gezileri adlı çevirisi bir süredir elimdeydi ama yavaş yavaş ilerlediğimden bir türlü bitiremiyordum.

Dün halamın yanında hastanede refakatçi olarak kalıyordum. Halamda günün çoğunu uyuyarak geçirince benim de bol bol kitap okuma fırsarım oldu. Böylece dün büyük ilerleme kaydettiğim Gulliver'in Gezileri’ni bu sabah bitirebildim.

Kitap 4 bölümden oluşuyor. Doktor Gulliver uzun yol gemilerinde Doktor olarak çalışırken (son yolculuğunda kaptan) 4 yolculuğa çıkıyor. Her yolculuğunda da başına bir felaket geliyor, kendini daha önce keşfedilmemiş bir adada buluyor. Her ada da değişik yaratıklardan oluşmuş bir toplumla karşılaşıyor. Bir adada cüceler (yaklaşık bir kalem boyunda diyelim), bir adada devler (3-4 katlı apartman boyunda), bir adada kafayı matematik, astronomi ve sanat ile bozmuş bir toplum ve son adada da  görünümü at şeklinde olan ama akıllı bir toplum ve yahoolar (ilkel, insana benzeyen, yırtıcı, çirkin bir hayvan türü).

Gulliver her adada değişik maceralar yaşasa da kitapta asıl odak noktası bu adalardaki devlet düzeni, yönetimi ve toplumun ahlak ve kültür değerleri oluyor. Bir de Gulliver bu toplumların liderlerine ya da üyelerine o zaman ki İngiltere ve avrupa toplumlarının düzeni hakkında bilgi veriyor sonuç olarak da onların anlattıkları hakkındaki yorumlarını dinliyor.

Bu kitap nasıl bir çocuk kitabı olarak değerlendiriliyor ona çok şaştım. Bana göre bütün kitap devlet, adalet, eğitim sistemlerine eleştirilerle dolu. Özellikle kitabın son bölümündeki eleştiriler oldukça ağır. Hatta sonunda öyle bir noktaya geliyor ki kitap; akıllı atlardan oluşan toplumun kurduğu barışçı ve işleyen toplum düzenini benimseyen Gulliver, insanlığından utanan bütün insanlardan tiksinen biri haline geliyor. Döndüğü İngiltere de son adadaki akıllı atları öylesine arıyor ki kendine atlar edinip (akıllı olmasalar bile) günlerini onlarla konuşarak geçiriyor.

Bir çocuğun bütün kitabı okuyup anlayıp zevk aldığını düşünmekte zorlanıyorum. Belki de bu yüzden çocuk kitaplarında 4 bölüm birden değil de çoğunlukla sadece ilk iki bölüm bulunuyordur. Sonuç olarak kitabı okuduktan sonra, çocukluğum da okumam gereken ama okumadığım bir kitap olarak görmeyi bıraktım. Çok bayılmadığım ama hoşlandığım bir kitap olarak kitaplığıma kaldırdım. İlla bir not verecek olsaydım da 10 üzerinden 6,5 verirdim kanımca.

19 Ekim 2012 Cuma

Comfort Food


Amerikan yapımı filmlerde ya da dizilerde sıkça duyuyorum bu “comfort food” deyişini. (Ne zaman yemek olarak "Mac & Cheese" dense biri comfort food diyor sanki) Artık beynime öyle bir yerleşmiş ki düşünürken ben de sık sık kullanmaya başladım. Ama ben sadece yemek için kullanmıyorum. “Comfort book”, “comfort movie”, “comfort dizi”... (evet “comfort tv series” değil çünkü söyleyince insana yanlış geliyor; tarzanca olan “comfort dizi” çok mu iyi, hayır ama olsun.) Bu gün öylesine düşünürken kendimi “comfort food” ve ondan türettiğim deyişlerin bendeki karşılığını listelerken buldum.

Comfort Food: Mercimek Çorbası
Çok mu kıro oldu bilmiyorum ama ne zaman boğazım ağrısa hasta olsam annem bana mercimek çorbası yapardı. Bir süre sonra o yapmasa bile aramaya başladım.

Comfort Book: Hobbit / Harry Potter ve Felsefe Taşı
Bunun hakkında çok düşündüm. Sevdiğim o kadar çok kitap var ki. Aslında Harry Potter serisinin bütün kitapları mı desem diye düşündüm ama seri ilerledikçe sorunlar büyüyor ölümler artıyor. Kitaplar hala güzel ama “comfort book” olmaktan çıkıyor sanki.

Comfort Dizi: Gilmore Girls
Lorelai, Rory, Luke hatta tüm Stars Hollow beni iyi hissettirmeyi hep başarıyor.

Comfort Movie: 10 Things I Hate About You / Pride & Prejudice
Pride & Prejudice'ı kaç defa izledim ben bile bilmiyorum. Bazen sadece bir kısmını izleyip kapatıyorum. 10 Things I Hate About You o kadar çok izledim diyemem ama izlerken de bittiğinde de iyi hissediyorum kendimi.

Comfort Snack: 1 Bardak Kahve yanına da negro bisküvi yada bir dilim banana bread

(Banana bread demişken, tariflerimi de yaparken fotoğraflayıp bloga koysam mı diyorum. Ama kek yaparken elimdekileri bırakıp fotoğraf çeker miyim yoksa boşver deyip geçer miyim onu bilemiyorum işte.)

Bu arada yazdıklarımı okurken nasıl şeyler düşünmeye zaman harcıyorum diye kendime şaştım. Hatta kendimden biraz soğudum sanki :S

18 Ekim 2012 Perşembe

Bones


Dizi izlerken art arda en az 4-5 bölüm izlediğimden dizileri hızla tüketiyorum. O yüzden sürekli bir şimdi hangi diziyi izlesem durumum oluyor. Yakın zamanda tam da bu durumdayken ‘Bones’ da karar kıldım.

Başlarken bir nevi CSI tarzı bir dizi bekliyordum, belki CSI’ın biraz daha kemiklerde bulunan kanıtlara odaklanmışını. O yüzden de biraz tedirgindim. CSI bir kaç bölümden sonra beni sıkıyor ben karakterleri biraz daha tanımak istiyorum. Yani her bölüm kendi başına kopuk diğer bölümlerden tamamen ayrık olunca ilgimi kaybediyorum. Ama Bones da korktuğum başıma gelmedi.

Bones

Karakterler o kadar ilginç ki Bones da benim için karakterler ve onların hayatlarının ilerleyişi ilk sırayı aldı suçu çözmekse ikinci sırayı. Bones ile Booth arasındaki ilişkinin ilerleyişi – daha doğrusu ilerleyemeyişi – , Bones’un sosyal konularda kendini geliştirme çabası çoğu zaman başarısızlığı, Sweets’in manipülasyonları, Angela’nın gülümsemesi, Hodgins’ın Angela ya aşık bakışları ben Bones’u bunlar için izledim.

 Dr. Jack Hodgins - Mavi Mavi
Dizinin bazı anlarında Hodgins'ın gözleri öyle canlı öyle parlak göründü ki kalakaldım.

Ve tabi ki her dizi izleyişimde olduğu gibi bir oyuncuya aşırı hayran kaldım. David Boreanaz sandınız ama değil. Bu arada David Boreanaz yaşlandıkça yüzü şişiyor gözleri hepten görünmez oluyor o zamanda çekiciliğini kaybediyor. Nerede Angel da ki hali nerede şimdiki hali... David Boreanaz kilo almasın. Angel da ki ve Bones’un ilk sezonların da ki fit halne dönsün.

Neyse hayran olduğum oyuncu diyordum. Emily Deschanel’a hayran kaldım. İlk birkaç bölüm yüzü bana oldukça kaba geliyordu hatta güzel göründüğü kısımlarda şaşırıyordum. Ama sonra nasıl oldu bilemiyorum ama; geniş çene kemiği, küçücük burnu ve müthiş gözleri ile çok güzel olduğunu düşünmeye başladım. Gerçekten düşüncelerim ne ara değişti fark etmedim bile. Bana başta itici gelen çenesi sonra güzelliğinin bir parçası oldu. Bones karakterine içim ısındıkça Emily Deschanel’ı beğenmeye başlamışta olabilirim.  Ama Bones’un çok çok kötü giyim tercihlerine rağmen güzel görünebiliyorsa Emily cidden güzel olmalı değil mi???

Dr. Temperance 'Bones' Brennan - Emily Deschanel

Bu arada Bones’dan bahsetmişken sizde izlemeye karar verirseniz bol bol ceset görmeye hazır olun. Tam artık bundan daha iğrenci olamaz derken daha iğrenç bir görüntüyle karşılaşabiliyorsunuz. Ben bir kaç kere elimle ekranın alt kısmını kapatarak izlemek zorunda kaldım. Hatta bir kaç kere rüyam da kemiklerle cesetlerle uğraştım. Ama dizinin devamı gibi geldiği için herhalde rüyam da hiç iğrenmedim korkmadım. Neyse sonra uyarmadı demeyin.

16 Ekim 2012 Salı

Changing

Kendimle ilgili bildiğim ama kabul etmekten korktuğum bir gerçek, değişimden nefret ettiğim.

Odamdaki mobilyaların yerlerini değiştirmek bile benim için aylar süren düşünme sürecinin bir ürünü. Hatta odamın yeni şekline alışmamda yine upuzun bir süreç. Olayı o kadar abarta biliyorum ki yakın arkadaşlarımdan biriyle yeni şekliyle odamda ilk kez vakit geçirirken kendimi uzay mekiğindeymişiz gibi hissedebiliyorum. 

Kulağa ne kadar saçma ne kadar delice gelse de benim değişimle ilişkim böyle.

Benim değişimle aram ne kadar kötü de olsa değişim bana değilse bile sevdiğim arkadaşlarıma geldi. Bende değişimden nefret etmekle arkadaşlarımın mutluluğuna sevinmek arasında kaldım. Artık her canımız istediğinde özledim diyerek toplanamıyoruz. Birbirimizin hayatında neler olduğunu öğrenebilmek için bloglara ihtiyacımız var artık. O yüzden bu blogda benim değişimlere geç de olsa ayak uyduruşum olsun. Hem belki de değişimle arayı az da olsa düzeltmemin vakti gelmiştir artık...


Değişimden bahsettikçe aklıma bu şarkı, sonrada şarkıyı ilk kez duyduğum One Tree Hill geliyor aklıma. 
One Tree Hill de neler olmuştu hatırlamıyorum ama şarkıyı hatırlıyorum.
Keane - Everybody's Changing