20 Haziran 2016 Pazartesi

Pazartesi Sendromu ve Pride and Prejudice

Televizyonun karşısına geçtim, anlamsız bir zap maratonundayım. Tek derdim uyumamak. Çünkü uyursam gözümü pazartesi sabahına açacağım. Ki istemiyorum.

Zaplarken Kiralık Aşk'a takıldı kulağım. Duyar duymaz tanıdım Jane Austen'dan Gurur ve Önyargı (Pride and Prejudice) alıntısını. Kolay değil üç defa okudum kitabı, filmi 3 defa sinemada, bilmiyorum kaç defa evde izledim. Avustralya'ya gittim Sydney'de bile izledim. :)

Sanki ilahi bir işaret tam da şu anda kulağıma takılan o alıntı. O zaman bu gece uyumamak için ne yapacağım belli.

Kiralık Aşk'ta Türkçesinin söyledi ama işte alıntının orjinali:


Mr. Darcy: You must know... surely, you must know it was all for you. You are too generous to trifle with me. I believe you spoke with my aunt last night, and it has taught me to hope as I'd scarcely allowed myself before. If your feelings are still what they were last April, tell me so at once. My affections and wishes have not changed, but one word from you will silence me forever. If, however, your feelings have changed, I will have to tell you: you have bewitched me, body and soul, and I love, I love, I love you. I never wish to be parted from you from this day on.


14 Haziran 2016 Salı

American Ultra

Taa Twilight günlerinden sevdim Kristen Stewart'ı. Çenesiyle yaptığı, artık fazlasıyla tanıdık, erkeksi mimikleri ile sevdim. Speak'i, The Cake Eaters'ı, Adventureland'i Kristen sayesinde izledim ve hiçbiride de güvenimi boşa çıkarmadı. Jesse Eisinberg ile de Adventureland'de tanıştım.

American Ultra, Jesse ile Kristen'i buluşturan ikinci film. (Üçüncüsü de Woody Allen'ın Cafe Society'si olacak.) Kristen ve Jesse arasındaki uyum bu filmde de kendini hissettiriyor. Kristen'in kendine özgü bir dalga boyunda olduğunu düşünüyorum ben çoğu zaman, onun dalga boyunda takılabilen nadir kişilerden bence Jesse. Belki bunu kendisi de biliyor çünkü film teklifi önce Jesse'ye gitmiş, fikri sorulunca o da co-star olarak Kristen'i önermiş American Ultra için.

Konusuna gelecek olursak, filmimiz ot bağımlısı Mike Howell ile kız arkadaşı Phoebe Larson'ın tatil için Hawaii'ye gitmeye çalışması ile başlıyor. Ama Mike uçağa binemiyor, yaşadığı kasabadan ne zaman uzaklaşamaya çalışsa onu esir alan panik atak yüzünden. Phoebe ile Mike kasabalarına döndükten sonra normal hayatlarında devem edeceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar. Çünkü Mike aslında CIA tarafından bir süper ajan olması için çeşitli deneylere tabii tutulmuş bir denek ve Phoebe de onun handler'ıymış. Ancak deney başarısız olunca Mike hafızası silinip, üzerine bir de kasabadan uzaklaşma fobisi eklenip bu kasabaya bırakılmış. 

Oldukça tehlikeli olma potansiyeli olan Mike'ın kasabadan ayrılmaya çalışması CIA dekileri fena kızdırmış olacak ki onu yok etmeye karar vermişler. Film de  CIA'den Mike'ı öldürmeye takmış Adrian Yates'in (Topher Grace) ne kadar ileri gittiğini Mike'ında kendisini ve Phoebe'yi nasıl savunduğunu izliyoruz.

Bana göre filmin ilginç tarafı konusu değil. Kendi yeteneklerini bilmeyen biraz şapşal süper ajanlar fikri ile ilk kez karşılaşmıyoruz. bknz Chuck. Ama filmin dilinde, aksiyon sahnelerinde komik olan birşeyler var. İzlememiş birine anlatması biraz zor. Bir çok aksiyon sahnesi olmasına rağmen, ve bunlar iyi aksiyon sahneleri olmasına rağmen bu bir aksiyon filmi değil. Mike'ın yeni hayatında bir stoner olmasından ileri gelen bir hava hakim filme. Mike elinden geldiğince ciddi yapıyor her yaptığını ama ortaya çıkan sonuç gülümsetici bir sonuç. Ne kadar anlatmaya çalışsam boş anlatamıyorum.

Ama bence izlenir bir film. Topher Grace'den nefret etmek için. Jesse ve Kristen'a bu neyin kafası demek için izlenir. Hayat değiştirmez hatta ertesi güne düşündürmez kendini ama bir buçuk iki saat güzel geçer bu filmle.

Son bir not olarak Tom Hale, çok çok çok komik. Ekranda olması yeter birşey yapmasa duruşu güldürüyor.

13 Haziran 2016 Pazartesi

Room

Room'un konusunu anlatmadan önce benim filmle tanışma sürecimden bahsetmek istiyorum.

Room karşıma D&R'ın internet sitesinde boş boş gezinirken çıktı. Sırf kapak resmini beğendiğim için açtım sayfasını. Sonra konusunu okudum. Konusunu okuduktan sonrası bir huzursuz his ki anlatmam mümkün değil. Araba kazasından gözünü ayıramayan insanlar gibi bu sefer imdb'yi açıp ne kadar trailer varsa izledim.

Ama konuyu okuyup , trailer'ı izledikten sonra anladım ki bu filmi izlemem benim psikolojimi altüst etme potansiyeline sahip. Bıraktım bende sipariş listeme eklemedim. Ama fark ettim ki ne zaman D&R'ı açsam aklımın bir köşesinde bu film.

En sonunda Çarşamba günü son finallerimden sonra perşembe günü kendime tatil hediyesi vermek üzere D&R'ı açtım ne zaman karar verdim anlamadan bu filmde sipariş listemde yerini almıştı. Tamamen farklı biçimlerde de olsa daha izlemeden aklımı böylesine meşgul eden iki film oldu böylece Me Before You ve Room. Filmler için aşırı heyecanlanan bir tip olmadığımdan bu durum benim için gerçekten çok garip. Cuma günü siparişim geldi bende hemen Cuma günü gecikmeden izledim filmi. Artık bundan sonrası filmin konusu ve benim izlenimlerim.

Room, 17 yaşındayken kaçırılan ve hapsedilen Joy'un (Brie Larson)(Daha sonra Jack için Ma oluyor), saldırganından çocuk sahibi olmasının ardından oğlu Jack (Jacob Tremblay) ile hapsedildiği 3 metre kare odadaki yaşamlarından bir kesit ile başlıyor. Filmin ilk yarısında Jack'in 5. doğum gününü, Oda'da geçen nispeten daha iyi günleri, çok çok kötü günleri, Ma'nın Jack'i odadan kurtarmaya karar verdiği anı ve kaçma planlarını görüyoruz. En çok içimi burkan ise kaçmaya karar veren Ma'nın dünyayı sadece televizyondan tanıyan Jack'e televizyonda gördüklerinin gerçekten var olduğunu anlatmaya çalışması. Yaprakların gerçekten var olduğunu bilmeyen bir çocuk, yazarken dahi mideme kramplar giriyor. Jack inandıktan sonraki kaçma hazırlıklarına ise hiç girmeyeceğim. Ben hatırlamak istemiyorum, gerçekmiş gibi üzüyor beni.


Filmin ikinci kısmı ise Jack'in kaçışı ve Ma'nın polisler tarafından kurtarılışı ile devam ediyor. Bana göreyse asıl zorluk gerçek dünyaya adaptasyon süreci ile başlıyor. İlk başta zorlanan Jack gibi görünse de asıl parçalanan Joy oluyor. Sanırım hayatının son 7 yılını kaçmaya ve çocuğunu kötü adamdan korumaya odaklanarak geçirdikten sonra gerçek hayata alışamamak doğal. Sonunda Joy'u da toparlanma yolunda görüyoruz ama süreç zor oluyor. Açıkçası daha mutlu bir ikinci yarı beklemiştim. Gördüğüm resimler ve fragmanlar bana öyle bir umut vermişti. Ma ve Jack arasındaki dinamik dışarıda da  aynen devam eder, dünyayı Jack ilk kez, Joy yeniden keşfederken beraber mutlu olurlar demiştim. Ama bu film yapılırken pembe gözlükler bir kenara konmuş ve gerçekçilik üzerinde durulmuş sanıyorum.

Emma Donoghue'nun yazdığı kitaptan uyarlanan filmde, kitabın senaryoya uyarlanması işini de Emma Donoghue yapmış. Bu benim oldukça takdir ettiğim bir durum çünkü filmin kitaba sadık olmasının tek yolu bu gibime geliyor.

Sonuç olarak film mutlaka izlenmesi gereken (ruhunuz kaldırırsa) ama bir yandan da oldukça kalp kıran bir film. Belki sadece film olsa, gerçekte yaşanmıyor olsa bunlar üzülürüz filmi izleyince geçer gider. Ama asıl üzücü olan bunların gerçeklen oluyor olması, dahası hepsi Jack ve Joy gibi kurtulamıyor da.

Jack'in biyolojik olarak o canavarın da çocuğu olduğuna hiç değinmiyorum. Düşünmüyorum. Her ne kadar dedesi bile onu canavarın çocuğu olarak görmekten kendini almasa da, bana göre Jack sadece Joy'un çocuğu. 

11 Haziran 2016 Cumartesi

Larry Crowne

İşin doğrusu filmi alırken konusunu dahi okumadım ben. Tom Hanks ve Julia Roberts'ın isimlerini gördüm ve aldım. Dün işten gelip migren ile başetmeye çalışırken  filmlere söyle bir baktım. elim aklım bu filme kaydı. ne beklediğimi bile bilmeden izlemeye başladım filmi. ve ne olduğunu anlamadan filmin içindeydim.

Genel olarak filmin konusundan bahsetmek gerekirse Tom Hanks 20 yılını Navy'de aşçı olarak geçirdikten sonra son yıllarda süper markette çalışan, iş küçük de olsa hayatından memnun Larry Crowne'u canlandırıyor. Olaylar Larry'nin üniversite mezunu olmadığı bahanesiyle işten çıkarılması ile başlıyor. Aradığı işi bir türlü bulamayan evinin mortgage'ını ödemekte zorlanan Larry çareyi üniversitede iki derse kaydolmakta buluyor. Ve bilin bakalım üniversite de aldığı iki dersten birinin hocası kim? Gülünce içimi ısıtan Julia Roberts'ın canlandırdığı Mercedes Tainot tabi ki! Larry'nin hayatı üniversiye girişiyle hayatı değişiyor ama bunun asıl mimarı Mrs. Tainot'tan ziyade Gugu Mbatha-Raw tarafından canlandırılan Talia oluyor. Talia Larry'yi kanatları altına alıp ona yeni bir motosiklet klübü, saç kesimi, kıyafetler ve dekorasyon veriyor. 



Tom Hanks iletişim konusunda biraz tutuk kalabilen, iyi, biraz awkward Larry Crowne rolü ile gülümsetiyor. Zaten Tom Hanks'in oynadığı ve sevmediğim bir rol hatırlayamıyorum.

Julia Roberts film boyunca bize sadece romantik rollerin değil komik rollerinde oyuncusu olduğunu hatırlatıyor. İşin romantik kısmına geldiğimizde ise tekrar tekrar Julia Roberts bana öyle bakıp gülümsese köprüden atla dese atlayabilirim diye düşündüm. bu Notting Hill'de de böyleydi 12 yıl sonra gelen Larry Crowne da da böyle.

Tanıdık yardımcı oyuncuları da Larry Crowne da görmek mümkün, Wilmer Valderrama, Bryan Cranston ve Taraji P. Henson fimde bana tanıdık gelen yardımcı oyuncular.


Sonuç olarak Larry Crowne güzeldi. Beni mutlu etti. Tam da çok ihtiyacım olduğunu düşündüğüm şu günlerde benim de bir Talia'm olsa dedirtti. Bir de keşke Larry kadar cesur olabilsem. Yani film de Larry küllerinden öyle bir doğdu ki sanırım bu dönem benim en çok isteyip başaramadığım şeyi o başardı. Bravo Larry!

Geri Dönüş with Movies

Bloga herhangi bir şey yazmayalı o kadar uzun zaman geçti ki içimden birden yazmak gelince kendim bile şaşırdım. Dahası yazmak istediğim konunun son zamanlardan izlediğim filmler olması daha da şaşırtıcı geldi. 


Daha önce izlediğim filmlerle ilgili yazı yazdım ama işin doğrusu ben daha çok dizi insanıyımdır. Özellikle kendi başımayken film izlediğim oldukça nadirdir. Boş vaktim olduğunda kitapları, dizileri hatta oyunları filmlere tercih ederim. Oturum film izlemem çoğunlukla arkadaşlar veya aile bir araya toplanınca olur. 

Ama finallerim bitti ve ben son finalimin akşamı ve sonraki iki akşam işten gelince oturup film izledim. herhalde me before you'nun Türkiye'ye gelmesini büyük heyecanla beklediğimden olacak film izlemek bu ara aklımın bir köşesindeydi hep.


Bu sabahta dedim ki kendi kendime, madem sürpriz bir şekilde film izlemeye başladın bari bir film günlüğü tut. Yakın zamanda izlediğim filmleri toplamaya başladım bir araya ama birden içime kötü bir his doldu. Eğer  film günlüğü tutmaya başlarsam birden film izlemeyi bırakırmışım gibi geldi. Ki ben kendimi biliyorum, büyük bir ihtimal bu. Sonra ya günlük tutmasam da bloğa yazsam dedim. Kötü hissin gelmesini bekledim, ama baktım kötü bir his yok. Yakın zamanda izlediğim filmlerden bazıları yan gördükleriniz, önce onlar hakkında yazmayı planlıyorum sonrası kısmet artık.

Ama olur da film izlemeye devam edersem izlemeyi planladığım diğer filmler sağdaki resimde olanlar. Aslında "aşkın formülü yok" ve "portakallar"ı daha önce yarım yalamalak da olsa izledim, sevdim. Baştan sona yeniden izlemek istediğimden aldım ama bir türlü vakti yaratamadım ama bundan sonrası için umutluyum. bakalım.

11 Mayıs 2015 Pazartesi

:S

Bu blog olayına sadece ve sadece araya zaman girip de görüşemediğim arkadaşlarımdan uzak kalmamak için başladım. Daha doğrusu bir grup arkadaş  öyle başladık. Sonra bloglar kapandı açıldı yeniden kapandı. 

Ama benim blogum hala açık. Açıp da yazı yazmasam da açık, yani ulaşılabiliyor.

Hayatımın o kadar şuursuz bir dönemindeyim ki arada boş bulunup kendimden haber almak için kendi blogumu açıyorum. Sanki buraya yazıyı yazması gereken ben değilmişim, hayatıma dair arkadaşlarımla paylaşmak istediklerim bloga kendiliğinden yazılıyormuş gibi. Daha sayfa yüklenirken aklım başıma geliyor ama bunu birden çok defa yapmış olamam endişe verici. Değil mi?

7 Nisan 2015 Salı

Macera

Hani bir macera romanının son 100 sayfasına gelirsiniz, savaş ha başladı ha başlayacak. Kalp atışlarınız bile hafifçe hızlanır hikaye o kadar içine alır çünkü. Gerçek dünya, rüya; kitaptaki dünya, gerçek olur. Heyecandan kapatırsınız kitabı, daha iki dakika daha geçmeden yeniden elinize alırsınız bir 5-6 sayfa okuyup tekrar bırakırsınız. Sayfalar ilerleyip heyecan yükseldikçe devam eder bu. Derken savaş başlar ve savaş hiç aralıksız okunur. Sonra durulur.

Savaştan sonraki durumu okuyabilmek için belki yarım saat belki de bir tam gün gerekir. Çünkü savaştan yeni çıkmıştır beyin, ruh. Sonuçla yüzleşmeden evvel nefeslenmek ister.

Gerçek dünyanın rüya olmaktan çıkıp gerçek olması ise daha da uzun zaman alır. Kitap biter, sonra yavaş yavaş dünyaya dönülür.

En sevdiğim roman türü bile değildir bu tür romanlar. Ama yukarıda tarif ettiğim durumu severim. Gerçek dünyadan böylesine kopmayı, sonrasında yaşadığım sersemliğe rağmen, tarifsiz severim.